Küreselleşme Üzerine

KÜRESELLEŞME

ESKİ DÜNYA

Bizler yeni dünyanın insanlarız. Birçok deneyimler yaşayan fakat kısa da olsa çok hızlı geçen süre zarfında neredeyse tüm geçmişini unutan ve bir yokluk üzerine gelecek inşa etmeye çalışan bir toplumuz. Bizim yüzyılımız birçok kanlı savaşlarla eşlik etmiş. İki dünya savaşına yer vermiş ve bölgesel savaşlarla tarihe damgamızı vurmuşuz. Bosna-Hersek savaşı sırasında Fransa devlet başkanı Mitterand 28 Haziranda Saraybosna’da yere ayak basınca ancak birkaç kişi I. Dünya savaşına start veren Avusturya-Macaristan veliahdı Arşidük Franz Ferdinand’ın aynı gün Saraybosna da öldürüldüğünü hatırladı1. Ve verilmek istenen mesajı alındı ve unutulan bir geçmiş yeniden yazılmaya başlandı.

I. Dünya savaşı sonucu bağımsızlık zemininde ortaya çıkan ulus devletler,Amerika Birleşik Devletlerinin sömürgesi halindeki devletler ve S.S.C.B. üçlüsü eski dünya düzenini ulus devlet zemini üzerine kurmuşlardı. I. Dünya savaşı sonucunda yapılan Versailles Antlaşması sonucunda Avrupa’da ki rejimler çöktü. Alternatif olarak devrimci bir Bolşevik rejimi ve birçok devrimci güçler için Rusya’da bir çekim merkezi oluştu. Neredeyse tüm müttefik kuvvetleri yenilgiye uğratan Almanya’nın denetim altına alınması gerektiği kararlaştırıldı. Orta doğuda açılan geniş ve boş toprakları doldurmak için Avrupa haritası yeniden çizildi. Ve galip ülkelerin iç siyasetleri yeniden düzenlendi. Dünyanın şekillendiği bu anlaşmada bir tek Amerika Birleşik Devletlerine yer verilmedi. Sonuç olarak 1930’larda bu anlaşmadan geriye bir tek sınırların çizilmesi ile ilgili madde kalmıştı. Amerika Birleşik Devletlerinin tamamen devre dışı kaldığı bir anlaşma ancak bu sonuçları verebilirdi. Artık Avrupa dışında dünyaya yön veren bir ülke söz konusuydu. Artık dünya sahnesinde yeni bir aktör baş gösteriyordu. Avrupa’ya gücünü ispat eden Başkan Wilson tarafından dayatılan barışçıl çözümler çizgisinde kurulacak bir Milletler Cemiyeti daha sonra Amerika Birleşik Devletlerinin katılmamasıyla tam bir başarısızlığa uğradı.

II . Dünya savaşı öncesi özellikle 17 Ekim devrimi sonrası kapitalizmi ciddi anlamda tehdit eden devrim deneyimlerinin yenilgisiyle, daha da yoğunlaşan emperyalistler arası çatışmalar dizginlerinden boşaldı ve milyonlarca insanın ölümüne yol açan II. Dünya savaşına ulaşıldı. İki dünya savaşı kıyaslanacak olursa ikincisi kesin bir sonuca ulaşmak için yapılmıştır. Yani tam bir ideolojiler savaşıydı. Savaşa katılan ülkeler için bir hayatta kalma mücadelesiydi. Neredeyse dünyada elli dört milyondan fazla insan öldü. Topyekün bir savaş ortaya kondu. Savaştan sonra binalar kolayca inşa edilebildi ama aynı şey insan hayatı için geçerli değildi.

Meydana gelen iki dünya savaşı dünyanın üretimini kitlesel olarak arttırdı. Öyle ki II. Dünya savaşından sonra bir ilk gerçekleşerek kadın iş gücü bu tarihe kadar görülmemiş bir şekilde günlük hayata girdi. Savaşlar nedeniyle çok büyük kayıplar veren erkek iş gücüne destek olarak kadın iş gücü hayat bulmuş oldu. Savaşlar nedeniyle görülmemiş derecede ürünün kullanılması ve tahrip edilmesi sonucu insanların bilinçli olarak örgütlenme ve yönetilme ihtiyacı ortaya çıktı. Kısa zamanda ordular ve savaş çok gelişmiş endüstriler ve ekonomik faaliyetler kompleksi haline geldi. Ordular en büyük endüstriler oldu. Bunun yanında topyekün savaş teknolojiyi yaygın bir biçimde ilerletti. Atom bombası, nükleer enerjiler, fizik alanındaki gelişmeler hep savaşın dünyaya hediyeleriydi. Hatta II. Dünya savaşı esnasında ilk kez üretilen denizaltılar savaşın sonucuna en etkin belirleyiciler oldu. Teknoloji alanında en ileri giden Amerika Birleşik Devletleri ekonomide de küresel bir üstünlük kazandı. II. Dünya savaşı sonucunda batılı siyasal demokrasiler istikrar kazandı, sömürge imparatorluklar ortadan kalktı, Alman ve Japon ekonomisi dünya ekonomisiyle yeniden bütünleşti ve Amerika Birleşik Devletleri ile S.S.C.B. bir daha asla fiilen karşı karşıya gelmedi. I. Dünya savaşı sonucu savaşa karşı yapılan devrimler II. Dünya savaşı sonucu yerini emperyalizme karşı dünya mücadelesine terk etti.

II. Dünya savaşı sonucu oluşan Sovyet Bloğu Avrupa için büyük bir tehdit oluşturdu bu da NATO’nun kurulmasına öncülük etti. 4 Mart 1948’ de İngiltere, Fransa, Belçika ve Lüksenburg Bürüksel anlaşmasını imzaladılar. 4 NİSAN 1949’ da Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, İzlanda, Norveç, Danimarka, Portekiz ve İtalya’nın katılmasıyla da 12 ülke tarafından Washington anlaşması imzalandı. İmzalanan bu anlaşmayla NATO fiilen kurulmuş oldu. Türkiye ve Yunanistan 18 ŞUBAT 1952’ de Federal Almanya 5 MAYIS 1955’ de İspanya, 30 MAYIS 1982’ de Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti 4 NİSAN 1999’ da NATO’ ya katıldı. Diğer tarafta Sovyetler, Polonya, Doğu Almanya, Macaristan, Çekoslovakya, Arnavutluk ve Romanya 14 MAYIS 1955’te Varşova Paktını kurdu. Böylece Avrupa’ da doğu – batı bloğu olmak üzere iki kutuplu soğuk savaş ortaya çıkmış oldu.

Dünyadaki kısa tarihsel döngü hızında Rusya’ da Gorbaçov’ un başlattığı “yeniden yapılanma” sürecinde mevcut olan Avrupa’nın tüm dengeleri sarsıldı. 1989’ da Berlin duvarları yıkıldı, Çavuşesku devrildi, S.S.C.B. dağıldı ve Birleşik Devletler Topluluğu kuruldu. Brüksel’ de 05-06 TEMMUZ 1991’ de Avrupa ile bütünleşme protokolü imzalanarak Varşova Paktı sona erdi. Sonuçta NATO’ da “Esnek Mukabele Konsepti” ne geçerek iki ittifak arası saldırmazlık deklarasyonu imzalandı. Sovyet sisteminin çökmesiyle komünizm tehlikesi bertaraf oldu ve dünya Amerika Birleşik Devletleri’nin hegomanyasında tek kutuplu bir dünya olarak betimlenir oldu.2

YENİ DÜNYA

1980 Yıllarının başında emperyalist sermayeler arasında yaşanan çatışmalarda öne çıkan bir eğilim ve buna uygun olarak oluşan yönelimin adı Yeni Dünya olarak tanımlanmıştır.3 Dünyada gelişen teknoloji sayesinde dünyamız küresel bir köy haline geldi. Gelişen sistemde küreselleşme; sistemin kendini tamamlaması, ulaşabileceği sınırlara ulaşması, böylece tüm potansiyellerini fiilileştirerek tüketmekte olduğu bir süreç halini aldı. Küreselleşme adıyla dünya devletleri sistem karşıtı alternatifler yerine reformlar yoluyla içten değişimle tanıştılar. İnsanlığın daha öncede yaşadığı büyük dönüşümlerde de olduğu gibi mevcut düzenin, statükonun değişme ve yeniliğe karşı direnme ve kendini savunma çabası bir noktaya kadar yeni düzenin kendini kabul ettirme çabasına baskın çıkabildi4. Kimse mevcut eski dünya içinde edinmiş olduğu konumdan ve ayrıcalıklardan vazgeçmek istemedi ve vahşi bir rekabet başladı. 1945’ ten sonra oluşan eski düzenin saflaşmalarının dağıldığı, yeni ilişkilerin üzerinden yeni saflaşmaların oluştuğu çelişkili, çatışmalı ve vahşi bir rekabet. Yalta – Posham’ da kurulan düzen 70’li yılların II. yarısından sonra özellikle Sovyet Bloğu diye tanımlanan bürokratik diktatörlüklerin çözülmesinin de katalizör etkisi yaptığı ekonomik, politik ve sosyal gelişmelerle, çözülmeye başladı ve mevcut düzen işlevsizleştirilmiş oldu. Yeni dünya düzeninde Tokyo Round (1975-79)’u ve Uruguay Round (1986-94)’ larında sürece uygun küresel değişim kurumları meydana getirildi. 1900’ lü yıllarda belirlenen, sermayenin küresel özgürlüğünü sağlamak için dünya sermayesinin en son projesi olan GATS’ a kadar, Milenyum Round, MAI, WTO, NAFTA, Uruguay Roundu, Tokyo Round, AB, GATT, İMF, DB, Bretton Woods, ICC gibi kurum ve anlaşmalarla ve sermayenin stratejileri ve planların yapıldığı gayri resmi sermaye örgütleri Dış İlişkiler Komisyonu (1941), Bilderberg Komisyonu (1954), Üçlü komisyon (1973), Davos Dünya Ekonomik Formu (1972)’ndan oluşan bütünlüklü bir emperyalist egemenlik projesi ile karşılaşıyoruz. Yeni dünya düzeni ile yapılmaya çalışılan eskiyen güçler dengesine göre kurulmuş eski demokrasiyi tüm boyutları ile değiştirerek yeni güçler dengesine uygun yeni ulus ötesi egemenlerin demokrasisini kurmaktır.

SERMAYE

“Global ekonomi iyi, ama uluslararası kontrol mekanizması yok. Global ekonomiyi hukuksal çerçeveyi çizmeden sonsuza kadar götüremeyiz. Artık ulus, devlet sermaye akışının denetimini kaybettiği için kontrol mekanizması uluslar arası olmak zorundadır. ”5 denilerek uluslar üstü sermaye oluşmaya başlatıldı. Uluslararası ilişkiler ve hukuk da bu sermaye çizgisinde belirlendi. Bu sermayeyi yönetmekte de Amerika Birleşik Devletleri belirleyici rol aldı. Denilebilir ki; “21.yüzyılda Avrasya dünya egemenliği için mücadelenin yapıldığı satranç tahtasıdır. Amerika Birleşik Devletleri de tarihteki tek süper güçtür.” 6 Sermayeye kapılarını sınırsız açan ve ona yön veren ülke olarak Amerika Birleşik Devletleri dünyanın baş yöneticisi halini aldı. Emperyalist sermayeler içerisinde sürecin karakterini Amerika’nın sahiplik ettiği bu en egemen sermaye belirlemektedir. Bunun yanında dünyada ekonomik sistemin Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Avrupa üçlüsü arasındaki dolaşıma karşı askeri düzen tek kutuplu hale geldi. Denilebilir ki Amerika Birleşik Devletleri askeri düzendeki üstünlüğü ile sermayeye hakim oldu. Yani Amerika Birleşik Devletleri şiddet yanlısı politikayı daha çok dünya ekonomisinin kontrolü için bir araç olarak kullandı.

Uluslararası sermaye önemli ve stratejik sanayileri elerinde tutmakla birlikte asıl olarak üretimin, değişimin ve yönetimin bilgisini, değerlerini (ideolojisini) ve yoğun teknoloji üretimini bir iş kolu çerçevesinde örgütlemektedir. Ulus ötesi sermayenin karlılığında önemli bir oranın üretim dışı faaliyet dediğimiz, finans ve ona bağlı türev finans piyasalarından elde edildiğini görüyoruz. Türkiye’ de İSO’ nun yaptığı 1998 yılı “Türkiye’nin 500 büyük şirketi” anketinde en büyük 500 sanayi kuruluşunun karlarının %87,7’ si faizden oluşuyor. Türkiye’deki bu şirketlerin çok uluslu şirketlerle bağlılığı düşünülecek olursa onların karlarının da farklı olmadığı dikkat çekecektir. Bunun yanında dünyada şu an 60.000 çok uluslu şirket bulunmaktadır ve bunların 50.000’ e yakının ulusal şirketlerle ortaklığı söz konusudur. Dünyadaki sermaye akışına bu şirketler yön vermektedir. Birleşmiş Milletlerin raporunda 1997 yılında 342 milyar dolar olan sınır ötesi birleşmelerin 1991 yılına göre dört kat arttığı belirtilmiştir. Dünyada çok uluslu şirketlerin egemenliği o kadar fazladır ki en büyük 200 şirketin satışları toplamı en büyük on ülke dışında kalan tüm dünya ülkelerinin satışlarının toplamından daha fazladır. Bunun yanında 1983-1989 yılları arasında söz konusu şirketlerin karlılıklarındaki artış %362 olurken istihdam ettikleri iş gücündeki artış sadece %14 olmuştur. Bu da finans kaynaklarını artıya götürürken toplam istihdamın artmamasıyla büyük bir işsizlik sorununu beraberinde getirdi. Dünyanın mali piyasalarının %80’ den fazlası 20 bankanın elindedir. Bu 20 banka sermayeye yön verirken sayıları 10’ u geçmeyen medya şirketi de küresel kamu oyu oluşturmada belirleyicidir. Yani küresel köyün muhtarlığını medya yapmaktadır. Medya sayesinde ürünleri doğrudan kullanımı yanında imajı içinde satın alınmasıyla meta üretimi kültürel bir boyut kazandı ve kültür metalaştı. Artık meta, reklamcılık dolayımıyla estetik ve erotik bir biçimde tüketilmektedir. Böylece kültür, sanat, etik-estetik değerler ve politika şizofrenik bir biçimde, kendi özgün anlamından kaymaktadır. Küreselleşme neoliberalizmin tüm savlarına karşı dünyayı mal, sermaye ve iş gücünün genelleştiği bir pazara dönüştürüp, iktisadi ve toplumsal koşulları homojenleştiremedi. Aksine merkez-çevre arasındaki kutuplaşmayı arttırdı. Sadece çevresel kapitalizmle palazlanan yerel burjuvaziler çıkarlarını uluslara üstü sermaye ile birleştirdiler. Bu açıdan küreselleşme nitel bir sıçrama değil küresel sınıf ittifaklarının ve çevredeki yönetici sınıfların emperyalizme bağlılık koşullarının yeniden üretimi haline geldi.

ÖZGÜRLÜK

Sermaye artık mekana bağlı değildir, gücü yurtsuzlaşmış ve özgürleşmiştir. Sermayenin serbest dolaşımına karşı iş gücünün serbest dolaşıma girmesi engellenmektedir. Ülkeler arası hatta kıtalar arası saniyelik işlemlerle yer değiştiren sermayeye karşı iş gücü sınırlar içersinde sıkıştırıldı. Teknolojide meydana gelen muazzam ilerleme sayesinde yatırım karları yükselen firmalar tüm dünyayı çalışma alanı olarak kabul ettiler. Yatırım karları bilgisayar teknolojisinin gelişimiyle birlikte ulusal devletin dışına çıktı. Böylece artık ulus devlet kendini yok sayma aşamasına geldi. Küreselleşme diye tanımlanan emperyalist yeniden yapılanma sürecinin ulus ötesi sermaye ve onunla bütünleşen egemen sermaye için mevcut ulus devlet artık aşınması gereken bir engel haline geldi. “Piyasaların etkin işlemesi konusunda, küreselleşen sermaye hareketlerini herhangi bir devletin tek başına denetleyebilmesi son derece zorlaştı.”7 Artık ulus sınırları kalkmış uluslarası özgür sermayenin dolaşımıyla yeni dünya pazarı kurulmuştur.

Ulus devlet sınırlarını aşan sermaye kendine uluslar üstü bir nitelik kazandırarak bünyesinde oluşan ufak bir krizin dahi uluslar üstü bir kriz haline gelmesine yol açtı. Yeni dünyaya damgasını vuran krizler artık küreselleşmenin dünyaya yeni hediyeleri oldu. Kriz ;işte bu dört kelime hem tehlike hem de imkan anlamlarını içeren bir sözcük .Eski dünyanın krizini aşmak için geliştirilen küreselleşme krizi de küreselleştirmiş oldu. Dünyadaki üretim artışının daha fazla kār getirmesi mümkün değildi ve maksimal düzeyde atılan her adım küresel kārā bir sınırlama getirdi ve bu da sistemin kırılma noktası oldu. Sermayenin egemen mantığının krizi sona erdirmekten çok onu yönetmeye odaklanması nedeniyle krizleri daha da derinleştirmiştir. 1994’ te Meksika’ da 1997 ve sonrasında Asya ve Rusya’ da patlak veren mali krizlerin dünyaya yayılması, uluslar arası mali sistemin nedenli kriz eğilimli olduğunu gösterdi. Küreselleşme ile “hiçbir riskin olmadığı ama bir tehdidin bulunduğu bir dünyadan, tehdidin olmadığı ama sayısız riskin bulunduğu bir dünyaya geçtik.”8

KÜRESEL KÖY

Küreselleşme ile tüm yapıların içi boşaldı. Her şey sona doğru ilerlemekte. Bugün salt sömürgeciliğe indirgenmiş bir emperyalizmin tahlili, ya da onun yerine ikame edilen yeni bir toplumsal formasyon olarak küreselleşme tanımı dünyayı anlamada ve dönüştürmede temel belirleyen olan sınıf mücadelesinin üstünü örttü. Yeni ve eski düzen çatışması bizim gibi ülkelerinde içinde bulunduğu ülkelerde tam bir kaos meydana getirdi. Küreselleşme ile ideolojisizleştirme had safhaya ulaştı. Bin bir güçlükle ve binlerce insanın ideolojik kavgalarda hayatlarını yitirmesinden sonra kabul gören ve egemen olan sosyo-ekonomik sentez, küreselleşmenin gücü yüzünden anlamını büyük ölçüde yitirdi. Küresel piyasaya ulaşacak, ona eşlik edecek meşru bir kamu otoritesi henüz oluşamadı. Batıda sürekli büyümenin kalıcılığını doğuda ise sosyalizme inanıldı. Genelde ise yerel burjuvazilerin yol gösterimi, modernleşme ve ulusal kalkınma projeleri ile az gelişmişlik sınırlarının aşılacağın inanıldı ama tüm bu projeler hayal kırıklığı yarattı. Bilgisayarlaşma süreci öğrenimin biçimlerini kolaylaştırıp bilginin dolaşımını arttırırken , toplumumuzun bir kısmını bilgisayar başında yalnız bir hayat yaşayacak kadar asosyal hale getirdi. Robotlar emek gücünün insafsız kullanımını azaltmakta iken sınıf eşitsizliklerini de perçinlemekle yeni kölelik biçimlerine yol açtı. Medya tekellerini tahakkümünü de halkın denetim ve gözetim altında tutunma olanaklarını arttırdı. Ve yaşlı dünyamız sessizce küresel bir köy halini aldı.

Mart 2000 Tevfik YAZICILAR

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.