Kuşaklar Arası Bir Göç Destanı: Almanya Masalımız
Almanya’nın en prestijli edebiyat ödüllerinden Leipzig Kitap Ödülü’ne layık görülen ve Avrupa’da büyük ses getiren “Almanya Masalımız”, nihayet Türkçedeki yerini aldı. Şair, tiyatrocu ve yayıncı Dinçer Güçyeter’in kaleminden çıkan bu ilk roman, Kafka Kitap etiketiyle ve Halil Özgen Asal’ın titiz çevirisiyle okurlarla buluşuyor. Eser, Türkiye’den Almanya’ya uzanan o meşhur “misafir işçilik” serüvenini, sadece tarihsel bir olay olarak değil, üç kuşağa yayılan derin bir hafıza ve kimlik meselesi olarak yeniden kurguluyor.
Anlatının kalbinde Fatma, annesi Hanife ve oğlu Dinçer yer alıyor. Güçyeter, bu üç karakterin sesini mektuplar, şarkılar, monologlar ve hatıralar aracılığıyla birbirine örerek parçalı ama sarsıcı bir aile destanı inşa ediyor. Anadolu’nun sert gerçekliğinden Almanya’nın gri fabrikalarına, vardiya aralarından yeni bir dilde tutunma çabasına kadar göçmenlik deneyiminin tüm kırılganlığı bu çok sesli yapıda hayat buluyor. Özellikle bir annenin evladına dair beslediği büyük beklentiler ile oğlun kendi varoluşunu inşa etme arzusu arasındaki gerilim, romanın en güçlü duygusal damarını oluşturuyor.
1979 Almanya doğumlu olan ve kendisi de işçi bir ailenin çocuğu olarak büyüyen Dinçer Güçyeter, şiirsel diliyle göçmenlerin sadece ekonomik değil, kültürel ve ruhsal yolculuğunu da kayıt altına alıyor. “Almanya Masalımız”, kolektif hafızamızın en mahrem köşelerine dokunurken, “misafir” olarak gidilen bir ülkede nasıl “ev sahibi” olunduğunun ya da her iki yere de ait olamamanın hikâyesini ustalıkla anlatıyor. Edebiyatın iyileştirici gücüyle harmanlanan bu modern destan, göçün elli yıllık görünmeyen tarihini anlamak isteyen herkes için sarsıcı bir keşif vadediyor.
Arka Kapak Yazısından
“Hâlâ kendi dilimi arıyorum, bulduklarımı da hurda niyetine yol kenarına bırakıp kendimi tekrar dışarı, sokaklara, gecelere atıyorum, yeniyi arıyorum… Bugün iki çocuk babasıyım, bir yayınevim var, kapı kollarını siliyorum, Walt Whitman gibi şiir satmaya çalışıyorum ve hep eksidekalıyorum. Ama bu benim seçimimdi, böyle yapmaya ben karar verdim ve bunun için başkalarından özür dilemeyi reddediyorum. Bu deliliğin arkasında durmak istiyorum çünkü eğer öyle yapmazsam bu hayat yolculuğu boyunca heybemde topladığım her şeye ihanet etmiş olurum.”
Gurbetin, emeğin, vazgeçişlerin, kendini bir yere ait hissedemeyenlerin ortak adıdır “misafir işçi”. Dilini bilmediğin büsbütün yabancı bir ülkede var olmaya değil, çalışmaya davet edilirsin. canını dişine takar, terinle kimliğini kazırsın buz gibi soğuk duvarlara. Ama ne uğruna? O güzel günler gerçekten gelecek mi, bilmezsin bile.
Almanya Masalımız, işte böyle bir dünyanın mahsulü; iç içe geçen seslerin yankılandığı çoksesli bir hikâye. Birden çok kuşağa ait kadınlar ve Almanya’da doğmuş bir oğul, geçmişin yükünü güçlü imgelerle örülmüş ortak bir dile taşırken monologlar, diyaloglar, rüyalar ve dualar birbirine karışıyor.
Güçyeter, hayatına yön veren iki kadının yaşamı üzerinden emekle yoğrulmuş bir dünyayı şiirsel diliyle görünür kılarken tarlaların buğusundan fabrikaların gürültüsüne, memleket hasretiyle geçen yıllardan kaybolan aidiyet duygusuna uzanan bir yaşama ayna tutuyor.
Almanya’nın en prestijli edebiyat ödüllerinden Leipzig Kitap Ödülü’ne layık görülen bu eser, iki ülke, iki dil ve iki dünya arasında bir köprü kuruyor.