Yozgat Belediye Başkan, 20. Dönem Yozgat Milletvekili Kazım Arslan insanların makam ve mevkiye gelince nasıl değiştiğini yazdı sosyal medya hesabından. İşte o yazı:
Farkımızı koruyabildik mi?
Sanıyorum 1996 senesi Ramazan ayıydı. Refah Partisi’nden milletvekili idik ve Refahyol Hükümeti’nin işbaşında olduğu günlerdi.
Bütçe görüşmeleri sebebi ile Meclis, geç vakitlere kadar ve yoğun bir şekilde çalışıyordu.
Bu çalışmaların bazen sahura kadar devam ettiği de oluyordu.
Bir gün İftar sonrası, partinin önemli ve meşhur isimlerinden bir ağabeyimizle kuliste otururken dedik ki “yahu bu dünya işlerinin biteceği yok, bu gece de Kadir Gecesi, şuradan Kocatepe Camii’ ne geçelim, teravih namazını kılıp geri döneriz.”
Nitekim öyle de yaptık. Meclis’ten yürüyerek Kocatepe’ ye gittik.
Allah kabul etsin, teravih namazımızı kıldık, biraz da kuran- ı kerim ve mevlit dinledik.
Sonra kalktık, kapıya yöneldik ama ayakkabılarımızı bulan beri gelsin. İkimizin ayakkabıları da sırra kadem basmıştı. Daha doğrusu çalınmıştı.
Kapı önünde kala kaldık. O yana bu yana baktık ama bir çare bulamadık, sağda solda emanet terlik vs bir şey de yok.
Bekleyip dururken ayakkabılarını giyip çıkmakta olan iki kişiye yaklaşıp ve kendimizi de tanıtıp durumu açıkladıktan sonra dedik ki “ayakkabılarınızı emanet giyip, aşağıdaki mağazadan kendimize birer ayakkabı alıp sizinkileri geri getirelim.”
Sağ olsun kabul ettiler. Dediğimiz gibi yaptık ve ayazı ve tipisi bol karlı bir Ankara gecesinde yalın ayak kalmaktan böylece kurtulmuş olduk ve yine yürüyerek Meclis’ e döndük ve çalışmalara devam ettik.
Bizimkisi işte böyle bir hatıra!
Neyse aradan yıllar geçti. Köprülerin altından çok sular aktı. Partiler değişti. İktidarlar değişti. Biz yerimizde saydık. Hatta geriye gittik. Birileri ilerilere gittiler. Daha çok söz sahibi oldular. Ağabeyimiz de bunlardan biriydi.
Ve birkaç sene önce bir gün, bir Cuma namazı vaktinde, bahsettiğim ağabeyimize, Cuma namazı kılmak üzere camiye girerken denk geldim.
Arkasında yanında bir koruma ordusu ile beraber, resmi bir kurumun içerisindeki camiye giriyordu.
İster istemez dikkatimi çekti. Üstelik makamı ile camii arası 200-300 metreden fazla değildi.
Korumaların arasında ihtişamla yürüyor, birileri yol açarken birileri de ayakkabısını tutuyordu.
Hiç eğilip bükülmeden de camiye giriverdi.
Bu manzarayı görünce işte yukarıda anlattığım hatıra aklıma geldi.
İster istemez hemen o günkü halimiz aklıma geldi, bir de bahsettiğim bu tablo.
Dedim ki nereden nereye?
Bir, o günkü mütevazı halini düşündüm, bir de karşılaştığım ihtişamlı, burnu havada haline baktım ve doğal olarak da yadırgadım.
Sonrasında, namaz başlayıncaya kadar, aklımdan bir sürü soru geçip durdu:
İnsanlar makam ve mevkie ulaşınca, neden, bu kadar değişiyorlar?
Neden bu ve benzeri bir takım konulardaki hassasiyetleri hemen azalıveriyor?
İdeal dediğimiz şey, neden, her zaman makam ve mevki ile bir arada bulunamıyor?
İnsan neden hemen tevazuyu kaybedip farklı bir takım ruh halleri içerisine bürünüveriyor?
İlk bakışta önemsiz gibi görünse de hakikat bence bu ayrıntıda gizlidir.
Ömrü boyunca bir ideali söyleyerek, savunarak, bu gibi yanlışları eleştirerek, bir yerlere gelenlerin, eskilerden, eleştirdiklerinden bir farkı olması gerekir, diye düşünüyorum!
Geçmişteki farklılığını koruyabilen, farklı kalabilen birilerinin olması, bulunması gerektiği kanaatindeyim, hâlâ!
Sorun bu değişimdedir, düzeltmemiz de düzelmemize, öze dönüşümüze bağlıdır.
Olur mu dersiniz?
Kazım ARSLAN
21 ARALIK 2025